Selahattin Abi…

18

Belediye basın bürosundaki görevimden ayrılıp yeniden Arasta’nın taş döşeli sokaklarına döndüğümde, sanki zamanın benden gizlediği bir şeyi geri almışım gibi hissettim. Şadırvan’ın gölgesine yaslanan o küçük büroya yerleşirken, yıllardır unuttuğumu sandığım bir ses yeniden kulağıma dokundu: “Burası senin yerin.” Çünkü Arasta, Muğla’nın nefes aldığı en eski, en sahici mekândı. Ellerin işlediği, ayakların aşındırdığı, seslerin birbirine karışarak kente ruh verdiği o dar sokaklar. Ekmek ve baharat kokusuyla bir çınar gölgesi arasında, tarihin bugüne sızdığı bir yer. Geleneksel ziyaretçileri hiç eksik olmayan. Ekmek almak için uğrayanlar, ayakkabısını tamire getirenler, kitap kafede sessizliği dinleyenler, çınar altında günün telaşını çayla dindirenler…
Bir de yolu muhakkak bizim büroya düşüp yaşamın içinden, siyasetin kıyısından sohbet edenler. Ve tabi günlük ziyaretçi listesinde adı neredeyse hiç eksik olmayan o güzel insanlar; Nurtan Onur, Bayram Kalay, İskender Arslan, Salih Haney, Refik Alaca, Salih Karadağ, Hayri Bozyer, Raşit Çavaş, Serkan Dirlik, Süleyman Akbulut, Kadir Tamer, Altar Zeyhan, Esma Turan, Alev Öztürk, İlker Cömert, Cenk Altınsoy, Güven Çınar, Arda Canel ve daha niceleri.
Her biri bu mekânın kendi iç ritmini oluşturan kendi hikâyesini Arasta’ya taşıyan güzel insanlar. Ama bir tanesi vardı ki, o hikâyeler arasında en sessiz ama en derin olanıydı: Selahattin Abi. Selahattin Sapmaz.
Onu Arasta’ya her gün aynı vakitte süzülen bir rüzgâr gibi bilirdik. Sessiz adımlarını, elindeki taze ekmek kokusunu, hafifçe eğdiği baş selamını. Kelimeye ihtiyaç duymayan bir zarafeti vardı. Geldiğini fark ettirir, gittiğini hiç rahatsız etmeden hissettirirdi. Israr eder, “Gel abi otur” derdik. Kibarca el sallar, hafif bir gülümsemeyle uzaklaşırdı: “Sağ olun, bir dahaki gelişe”… Ve o geliş her gün olurdu. Ta ki o güne kadar. O gün Selahattin Abi, ben ve Refik Alaca eski günlerden konuşuyorduk. İkisi de belediyeciliğin içinden gelen iki çınardı. Söze bir espri kattım, camdaki yazıyı işaret edip Selahattin Abi’ye takıldım:
“Ofisin adını değiştireceğim Selahattin Abi,” dedim.
Gözlerinin pırıltısı değişti, gülümsedi:
“Ne koyacaksın?”
“Eski belediye çalışanları lokali!”
İşte o anda kahkahalar Şadırvan meydanında yankılandı. Sonra, her zaman olduğu gibi, kimseyi rahatsız etmeden izin istedi. Yanılmıyorsak saat 16.00 civarıydı. Gidişi yine sessizdi. Ama bu kez dönüşü olmadı. İki saat sonra gelen haber, Arasta’nın üstüne ağır bir taş gibi düştü. Belediye önündeki cenaze töreninde Refik Alaca, kalabalığın arasından gözleri dolu halde seslendi: “Nejat… ne oluyor? Şaka gibi”… Evet, şaka gibiydi. Bir insan, daha birkaç saat önce kahkahasını duyduğun bir insan, nasıl olur da böyle ansızın çekilir hayattan? Arasta’nın o sessiz yürüyüşü, o insancıl selamı, o mütevazı gölgesi… Bir anda bu dünyaya ait olmaktan çıkıverdi.
Onu tanıdığımızı sanıyorduk. Ama belediyedeki törende özgeçmişi okununca, Selahattin Abi’nin hayatına ne kadar çok şey sığdırdığını görünce bir kez daha şaşırdık. Eksik kalan kısmı ise Özcan Özgür Abimiz tamamladı; onu tam anlamıyla “görev ve gönül insanı” olarak tarif etti. Meğer sessizliğinin ardında bir ömür dolusu mücadele, emek, görev, birikim varmış. Termik santrallerde makine mühendisliği, Muğla OSB Müdürlüğü, Muğla Belediyesi Tamirhane Müdürlüğü, Belediye Başkan Yardımcılığı, Makine Mühendisleri Odası İl Temsilciliği, Muğla Kent Konseyi Kurucu Başkanlığı… Bir de kitaplar; Atatürk’ün Valisi Recai Güreli, Muğla’nın Direksiyon Kraliçeleri ve Yarım Kalan Aşk…
Menteşe Belediye Başkanı Gonca Köksal Aras, belediyede düzenlenen törende çok anlamlı bir konuşma yaptı. O gün, toplumun Selahattin Abi’ye duyduğu saygının sözcüsü olan Köksal Aras, bunu şu sözlerle dile getirdi: “Adını yaşatmak için hemen çalışma yapacağız. Selahattin Başkanımızın adı kentimizin belleğinde her daim yer alacak.” Bu cümle, Selahattin Abi’nin kent belleğindeki yerinin bir onay belgesiydi sanki. Çünkü o, bir belediye çalışanından çok daha fazlasıydı. Bu kentin sessiz hafızası, naifliği ve zarafetiyle insanlığın sade hâliydi. Şimdi Şadırvan’ın altından geçen rüzgâr her estiğinde, birisi elinde ekmeği ile geçtiğinde onu hatırlıyoruz. Arasta’nın taşlarında hâlâ bir gölgesi varmış gibi; elinde bir ekmek, yüzünde o mütevazı tebessüm…
Biz biliyoruz ki; her güzel insan gibi, Selahattin Abi de bu hayata güzel anılar bırakarak gitti. İnsan denen varlığın en sahici hâlini göstererek. Işıklar yolunu aydınlatsın Selahattin Abi…

Haberi Paylaş