Mutlak butlan kararının ardından CHP’de yaşanan gelişmeleri parti içi krizin ötesinde Türkiye’de demokrasinin işleyişi açısından da kaygıyla izlemeye devam ediyoruz. Çünkü mesele artık sadece bir kurultayın hukuki geçerliliği ya da genel başkanlık tartışması olmaktan çıktı seçilmiş iradenin nasıl korunacağı, siyasi meşruiyetin hangi zeminde şekilleneceği ve halkın siyasete olan güveninin nasıl ayakta tutulacağı sorularını da beraberinde getirdi. Bugün yaşanan gerilimler, meydanların polis bariyerleriyle kapatılması, parti tabanının sokakta karşı karşıya gelmesi ve siyasetin yargı kararları üzerinden yeniden dizayn edildiği yönündeki tartışmalar, zaten kırılgan hale gelen demokratik iklimine dair endişeleri daha da büyütüyor. “Mutlak Butlan” krizi artık yalnızca bir hukuk tartışması değil; aynı zamanda siyasetin meşruiyetini, liderlik anlayışını ve parti içi demokrasinin sınırlarını sorgulatan tarihsel bir kırılma noktası haline geldi. İzmir’de yaşananlar ise bu kırılmanın yalnızca parti koridorlarında değil, meydanlarda da hissedildiğini gösterdi.
Bir tarafta mahkeme kararının ardından yeniden güç kazanan bir eski genel başkan figürü, diğer tarafta meşruiyetini sokaktan, üyeden ve son kurultaydan aldığını savunan bir siyasal hat var. Bu hattın en dikkat çekici çıkışı ise hiç kuşkusuz Özgür Özel’in İzmir’den yaptığı çağrı oldu: “Genel başkanı 2 milyon CHP’li seçsin.” Bu cümle aslında yalnızca bir ön seçim önerisi değil. Aynı zamanda CHP’nin yıllardır tartıştığı delegasyon sistemine, kapalı örgüt yapısına ve siyaset üretme biçimine yönelmiş doğrudan bir meydan okuma.
İzmir’de yaşanan tablo ise sembolik açıdan oldukça çarpıcıydı. Cumhuriyet Meydanı’nın valilik kararıyla kapatılması, polis bariyerleri, TOMA’lar, biber gazı ve partililerle güvenlik güçleri arasında yaşanan arbede… Tüm bunlar Türkiye siyasetinin alışıldık görüntüleri olabilir. Ancak mesele bu kez iktidar-muhalefet geriliminden çok, muhalefetin kendi iç krizinin kamusal bir mücadeleye dönüşmesi açısından dikkat çekiciydi.
Özgür Özel’in konuşmasındaki en önemli unsur, belki de ilk kez böylesine açık bir şekilde “üyenin iradesi” vurgusunu merkezine koymasıydı. “Sandığı koyalım, kim kazanırsa onun arkasında duralım” yaklaşımı, CHP’de uzun süredir özlemi duyulan tabandan tavana siyasetin yeniden hatırlanmasına neden oldu. Çünkü CHP’de yıllardır değişmeyen temel sorunlardan biri, parti yönetimlerinin çoğu zaman üyelerin doğrudan iradesinden çok, örgüt dengeleri ve delegasyon ilişkileri üzerinden şekillenmesiydi. Bu nedenle Özel’in önerisi liderlik yarışının partinin yeniden kuruluş modeli üzerine bir tartışma anlamı taşıyor.
Ancak tam da bu nedenle öneriye gelen ilk yanıtın “siyasi polemik” olarak değerlendirilmesi şaşırtıcı olmadı. Kemal Kılıçdaroğlu cephesi açısından mesele hukuki sürecin doğal sonucu olarak görülüyor. Bu yaklaşım, kurumsal süreklilik ve parti disiplini açısından kendi içinde tutarlı olabilir. Fakat siyasette yalnızca hukuki meşruiyet yetmiyor, toplumsal meşruiyet de gerekiyor. Bugün CHP tabanında tartışılan konu tam da bu. Bir genel başkanı mahkeme mi, kurultay mı yoksa doğrudan üye mi belirler? Özgür Özel’in İzmir’den yaptığı çıkış tam olarak bu soruyu büyüttü. Ve görünen o ki CHP artık bu soruya net bir cevap vermeden yoluna devam edemeyecek.
Herkese iyi bayramlar…




