Muğla’da şimdilik kamu malı olan, yıllardır kamunun kullanımında bulunan iki taşınmazın Mihrişah Valide Sultan Vakfı adına tescil edilmesini nasıl karşılayalım? Sevinelim mi? Muğla Büyükşehir Belediyesi ile Menteşe Belediyesi’nin kullanımındaki iki taşınmazın Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün yürüttüğü süreç sonucunda vakıf adına tescil edilmesine sevinenler çıkabilir. Ama biz sevinecek değiliz. Çünkü mesele yalnızca iki binanın tapusunun el değiştirmesinden ibaret değil. Mesele, bir kentin hafızasıyla, kamu mülkiyetiyle ve yıllardır kamunun kullanımında olan yapıların geleceğiyle ilgili. Üstelik bu tartışmanın geçmişi bugünden başlamıyor. Cumhuriyet, dini ve tarikat yapılanmalarına ait tekke ve zaviyeleri kapatırken, kamu yararına hizmet eden hayır ve mülk vakıflarını hukuki kurumlar olarak korudu. Osmanlı döneminden kalan çok geniş vakıf mülkleri, Cumhuriyet döneminde Vakıflar Genel Müdürlüğü çatısı altında toplandı. Ve o tarihten bugüne, geçmişten gelen vakıf mülkiyetlerinin tespiti ve tesciline ilişkin hukuki süreçler devam etti. Bugün Muğla’da yaşanan da aslında bu uzun tarihsel ve hukuki sürecin yeni bir halkası.
Vakıflar Genel Müdürlüğü, arşivlerde bulunan eski kayıtlar üzerinden Osmanlı dönemindeki vakıf taşınmazlarını araştırıyor; vakıf mülkiyetinin günümüzde devam ettiğini belgelediği taşınmazların tescilini talep ediyor. Hukuki dayanak ise açık. 5737 sayılı Vakıflar Kanunu’nun 30. maddesi, vakıf yoluyla meydana gelip daha sonra hazine, belediye veya özel idare mülkiyetine geçen mazbut vakıf mallarının ilgili vakfa devrini düzenliyor. Yani ortada yok sayılabilecek bir hukuk düzenlemesi yok. Tam tersine, devletin kendi koyduğu bir yasa var. Asıl soru da, sorun da burada başlıyor.
Bir taşınmazın geçmişte bir vakıfla ilişkisinin bulunması, bugün aynı taşınmazın otomatik olarak vakıf mülkü olduğu anlamına gelir mi? İşte tartışmanın düğüm noktası burası. Yüzyılı aşkın süredir Muğla ve Menteşe belediyeleri tarafından hizmet binası olarak kullanılan tarihi yapı ile belediye tarafından restore edilen Yağ Hali’nin Mihrişah Valide Sultan Vakfı adına tescil edilmesi, bu nedenle yalnızca bir tapu işlemi olarak görülmemeli. Çünkü vakıf kaydının bulunması başka şey, o kaydın bugün tescil edilen taşınmazla hukuken aynı taşınmaza karşılık geldiğinin ortaya konulması başka şey. Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve ilgili hukuk dairelerinin kararlarında da taşınmazın vakıf malı olduğunun kabulü bakımından yalnızca eski arşiv kaydının yeterli olmadığına ilişkin değerlendirmeler bulunuyor. Vakıf kaydının yanında tapu zincirinin, kadastro kayıtlarının, eski sınırların ve bugünkü taşınmazın aynı taşınmaz olduğunun ortaya konulması gerekiyor.
Başka bir ifadeyle… Geçmişteki kayıt ile bugünkü tapu arasında hukuki bir köprü kurulması gerekiyor. Muğla’daki tartışmanın da tam olarak bu noktada şekillenmesi bekleniyor. Muğla Büyükşehir Belediyesi ile Menteşe Belediyesi’nin mülkiyet haklarını korumak amacıyla tapu iptal ve tescil davaları açması bekleniyor.
Belediyeler, yalnızca taşınmazların yıllardır kamu hizmetinde kullanıldığını değil, üzerlerinde gerçekleştirilen imar, restorasyon ve yapım faaliyetlerini de gündeme taşıyacaktır. Dahası, söz konusu taşınmazların kent halkının ortak kullanımına ve kamu hizmetine tahsis edilmiş olması da hukuki sürecin önemli başlıklarından biri olacak. Çünkü burada yalnızca bir mülkiyet tartışması yok. Bir de kamu yararı meselesi var. Ve kamu yararı dediğimiz şey, tapu sicilindeki bir satırdan ibaret değil.
Asıl mesele bundan sonra ne olacağı. Eğer hukuki süreç sonunda taşınmazların vakıf mülkiyetinde kalması kesinleşirse, bugün belediyelerin kullandığı kamu binalarının geleceği ne olacak? Menteşe Belediyesi kendi hizmet binasında kiracı mı olacak?
Belediye, yıllardır kullandığı bina için vakfa kira mı ödeyecek? Yağ Hali’nin kullanımında ve geleceğinde söz sahibi kim olacak? Daha da önemlisi, vakıf kültür varlığı statüsü kazanan taşınmazlarda belediyelerin tasarruf alanı ne kadar daralacak? Çünkü mesele sadece “tapusu kimin?” sorusuyla bitmiyor. Taşınmazın vakıf malı olarak tescil edilmesi halinde, belediyelerin bu yapılarda yapacağı birçok işlem Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün yetki ve denetim alanına girecek. İhale, kiralama, restorasyon, yenileme ve kullanım biçimi gibi konularda belediyelerin hareket alanı eskisi kadar geniş olmayacak.
Henüz her şey bitmiş değil. Çünkü 5737 sayılı Kanun’un 30. maddesi kapsamında gerçekleştirilen devir işlemlerinin yargı denetimine tabi olmadığı söylenemez. Geçmişte belediyelerin açtığı ve kazandığı davalar da var. İstanbul’da Eminönü’ndeki tarihi bir taşınmazın Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne devredilmesinin ardından açılan dava sonucunda taşınmazın yeniden İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne geçtiği örnek, bu açıdan önemli. Mahkemelerin verdiği kararlar bize şunu gösteriyor: Her tarihi yapı, yalnızca geçmişte bir vakıfla ilişkilendirildiği için kendiliğinden mazbut vakıf malı haline gelmiyor. Taşınmazın vakıf mülkiyetine ilişkin iddianın somut belgelerle, tapu zinciriyle ve taşınmazın devamlılığıyla ortaya konulması gerekiyor. Üstelik geçmişte vakıf tarafından yapılmış olmakla bugün vakıf mülkü olmak da aynı şey değil. Bir taşınmazın doğrudan hayrat niteliğinde bulunması ya da vakıf parasıyla inşa edildiğinin açık ve kuşkuya yer bırakmayacak biçimde kanıtlanması başka; sonradan kamu tarafından inşa edilmiş veya kamu hizmetine tahsis edilmiş bir yapının geçmişteki bir vakıf kaydıyla ilişkilendirilmesi başka. İşte Muğla’daki hukuki sürecin önemi de burada. Ve bir başka önemli ayrıntı daha var. Yazılı bir kaynak var mı, yok mu; bunu hukukçular ve arşiv belgeleri ortaya çıkaracak. Ama kent hafızasında anlatılan bir bilgi var. 1944 yılında yanan Muğla Belediyesi hizmet binasının, dönemin Belediye Başkanı İskender Alper’in öncülüğünde vatandaşlardan toplanan bağışlarla yeniden yapıldığı anlatılıyor. Eğer bu bilgi belgelerle doğrulanırsa, belediye binasının bugünkü mülkiyet tartışmasına yeni bir boyut daha eklenecek. Çünkü o zaman sorulması gereken soru şu olacak: Vatandaşın parasıyla yeniden yapılan bir belediye binası, aradan geçen onlarca yıl sonra hangi hukuki gerekçeyle başka bir mülkiyetin konusu haline geliyor? İşte bu sorunun cevabını mahkemeler verecek. Bizim söyleyeceğimiz ise daha basit. Vakıfların hukukunu yok saymayalım. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan vakıf hukukunu küçümsemeyelim. Ama kamu malını da yalnızca eski bir kaydın karşısına koyup sahipsiz bırakmayalım. Çünkü belediye dediğimiz şey de bu kentin ortak mülkünü, ortak hafızasını ve ortak geleceğini temsil ediyor. Bugün bir belediye hizmet binası, yarın başka bir tarihi yapı, sonra başka bir kamu taşınmazı…
Mesele tek tek binaların tapusu olmaktan çıkıp bir kentin kamusal varlıklarının geleceği meselesine dönüşebilir. O nedenle henüz ortada kesinleşmiş bir son yok. “Muğla Büyükşehir Belediyesi’nin Yağ Hali’nin, Menteşe Belediyesi’nin kendi hizmet binasında kiracı konumuna düşmesine sevinecek değiliz” tespitiyle bitirelim…




