Geçtiğimiz günlerde Menteşe Devlet Hastanesi’ne bir hasta olarak değil, adeta eski bir dostu ziyarete gider gibi girdim. Çünkü bizim kuşak için hastane dediğin şey sadece tedavi olunan yer değildir; doğduğumuz, aşı olduğumuz, düşüp dizimizi kanattığımızda koştuğumuz, biraz da hayatla tanıştığımız mekândır. Yani hastane dediğin biraz da hatıradır. Kapıdan girerken kendi kendime düşündüm: “Biz bizden öncekiler gibi bu hastaneyle ilgili duygusal bağ kurmuşuz, peki bizden sonrakiler AVM gibi mi görecek burayı?”
Gazeteci Yazar Özcan Özgür bugün “Afiliasyon kurbanı Menteşe Hastanesi kapanıyor mu?” başlıklı yazısında hastane ile ilgili süreci eksiksiz kaleme almış. Hastanenin akıbetini öyle bir yazmış ki, insan “biz mi hastayız yoksa sistem mi?” diye sormadan edemiyor. Yazıda yer alan tespit ve önerilerin tamamına katılıyor, kendisini de kutluyoruz.
Bilindiği gibi ben zamanım büyük çoğunluğunu, bize kent kimliğimizi kazandıran tarihi arastada geçiriyorum. İnsanın bir yere ait olma duygusunu mekânla özleştirenlerden birisi olarak şadırvan meydanına bakan bütün dükkan sahipleri ile yıllara dayanan bir ahbaplığı sürdürüyorum. Bunlardan birisi de sevgili ağabeyim Berber Turgut Çolak…
Arasta’ya indim. Radyocu Mustafa, Alirıza Şahin, Cemil usta, Cengiz Abi, Yalçın ile birlikteyiz. Şadırvan meydanı her zamanki gibi çaylar ince belli, sohbetler kalın telli… Turgut ağabey yine görev başında. Emekli olmuş ama makası bırakanlardan değil. Bir yandan saç kesiyor, bir yandan memleketi. Daha ben “hastaneye gittim” demeden konuya girdi:
“Nejat bey hastaneyi yıkacaklarmış!”
Dedim “Öyle diyorlar…”
Makası havada durdurdu. Gözlüğünün üstünden baktı. O meşhur cümle geldi:
“Olur mu öyle şey?”
Şimdi bu “olur mu öyle şey”, Turgut ağabeyin literatüründe bilimsel bir raporun çöküş anıdır.
Devam etti:
“O bina yıkılmaz, taş gibi bina. Kaç yıldır ayakta. Dozerle, iş makinasıyla kırılmaz o bina, sapasağlam. İskender beyi dinlemediler. O hastanenin merdivenleri mozaik, kırılmaz. Yıksalar yenisini bu kadar sağlam yapamazlar. Yıkılır mı o bina?”
Ben hafif itiraz etmeye yeltendim:
“Depreme dayanıksız raporu varmış, depreme dayanıksızmış …”
Orada ikinci perde açıldı:
“Depreme dayanıksız mıymış! Kim ölçmüş, nasıl ölçmüş? Olur mu öyle şey. Herkesin durumu yok, herkesin altına vasıta yok. Muğla’nın nüfusu yaşlandı, herkes oraya gidiyor. Olur mu abe, yanlış. Benim yanlışa tahammülüm yok!”….
Bu cümleyle birlikte dükkânda kısa süreli bir sessizlik oluştu. Çünkü herkes bilir… Turgut ağabey “yanlışa tahammülüm yok” dediyse, o iş artık kişisel mesele olmaktan çıkmış, kamu davasına dönmüştür.
Sonra asıl vurucu argüman geldi: “Merdivenleri mozaik!”
Duraksadım.
“Nasıl yani?”
“Mozaik abe! Kırılmaz! O merdivenler duruyorsa o bina durur!”
Bu teknik tespitin sonrasında yıllarca mühendislik okuyanlar hayatın esas statik hesabını, mozaik merdiven teorisini kaçırmış olabilirler mi? diye düşünmekten kendimi alamadım.
Turgut ağabey anlatmaya devam etti. Üniversite hastanesi önündeki güneşliği nasıl yapıldığın, kaç kere gidip geldiğini, kime ne dediğini… Yani adamın özgeçmişinde iş bitiricilik var, “gölgelik yaptırdı” yazıyor. Az iş değil.
“Adamın hastası var hastaneye geliyor, soğukta sıcakta, yağmurda çamurda nereye gidecek? Başının üzerinde çatı yok” dedi.
Sonra yine o cümle:
“Olur mu abi?”
Haklıydı.
Bir yandan güldüm, bir yandan düşündüm. Çünkü bu memlekette insan bazen bir berberin sezgisiyle bir raporun soğuk dili arasında kalabiliyor.
Hastane meselesi de biraz böyle…
Bir yanda “depreme dayanıksız” diyen raporlar, öbür yanda “merdiveni mozaik” diyen Turgut ağabey. Bu memlekette bazı binalar sadece beton değildir. İçinde hatıra vardır, alışkanlık vardır, kolay ulaşım vardır, sosyolojik, psikolojik ve ekonomik koşulları vardır.
Bir de Turgut ağabey gibi “yanlışa tahammülü olmayan” insanlar vardır.
Bir tespitle bitirelim. Ne valiliğin ne de il sağlık müdürlüğünün talep etmediği depreme dayanıksız raporunun bilimselliği hala tartışma konusu. Biz Muğlalılar Menteşe Devlet Hastanesi’nin yıkılmasına karşıyız, sağlık hizmetlerinin kesintisiz devamından yanayız…




