Acele Kamulaştırmaya Danıştay Freni, Yürütme Durduruldu

2

Akbelen’de köylülerin yaşam alanları ve zeytinliklerini korumak için yürüttüğü hukuk mücadelesinde Danıştay 6. Dairesi, 93 ayrı davada acele kamulaştırma kararlarının yürütmesini durdurdu. Hukukçular kararla bölgedeki kamulaştırma işlemlerinin hukuken uygulanamaz hale geldiğini savundu.
Akbelen’de yıllardır süren direniş, yalnızca birkaç ağacı koruma mücadelesi değildi. Bu mücadele; toprağın hafızasını, suyun akışını, köylünün yaşam hakkını ve doğayla kurduğu bin yıllık bağı savunma çabasıydı. Şimdi Danıştay 6. Dairesi’nin acele kamulaştırma kararlarının yürütmesini durdurmasıyla birlikte, Akbelen’de yükselen ses ilk kez bu kadar güçlü biçimde yankı buldu.
Zira Akbelen’de kesilmek istenen ağaçlarla aslında bir yaşam biçimi hedef alındı. Zeytinlikler, meralar, köylünün nefes aldığı alanlar “kamu yararı” adı altında şirketlerin enerji planlarına teslim edilmek istendi. Oysa kamu yararı birkaç şirketin ekonomik devamlılığının ötesinde insanların sağlıklı bir çevrede yaşama hakkıdır. Temiz hava, içilebilir su ve korunmuş toprak olmadan kalkınma söyleminin anlamından söz edilemez.
Danıştay’ın kararı tam da bu nedenle önemli. Yüksek mahkeme açık biçimde şunu söyledi: ‘Olağanüstü yetkiler, doğayı ve insan yaşamını yok sayacak şekilde sınırsız kullanılamaz. Acele kamulaştırma gibi istisnai yöntemler, şirketlerin çıkarlarını korumanın aracı haline getirilemez’…  Bu karar, yıllardır “enerji ihtiyacı” söylemiyle meşrulaştırılan doğa tahribatına karşı önemli bir hukuki sınır çizdi.
Akbelen’de kamulaştırmaya karşı direnen köylüler aslında çok basit bir şeyi savundu: “Bu toprak bizim yaşamımız.” Çünkü orman yalnızca ağaç değildir. Orman; suyun kaynağıdır, toprağın nefesidir, kuşun yuvasıdır, köylünün gölgesidir. Bir ağacı kesmek bazen bir iklimi değiştirmektir. Bir zeytinliği yok etmek, yalnızca ekonomik bir kayıp değil kültürel hafızanın silinmesidir.
Bu yüzden Akbelen direnişi Türkiye’de çevre hareketlerinin sembollerinden biri haline geldi. Çünkü burada insanlar yalnızca doğayı değil, geleceği savundular. Çocuklarına bırakacakları havayı, suyu ve toprağı korumaya çalıştılar. Karşılarında ise doğayı çoğu zaman yalnızca ekonomik veri olarak gören bir anlayış vardı.
Ancak dünya artık başka bir yere gidiyor. İklim krizinin derinleştiği, kuraklığın arttığı, orman yangınlarının sıradanlaştığı bir çağda doğayı korumak romantik bir tercihin ötesinde yaşamsal bir zorunluluk.
Kararın ardından yüzlerce kamulaştırma ve el koyma davasının hukuki dayanağının tartışmalı hale gelmesi de gösteriyor ki doğa mücadelesi yalnızca vicdani değil, aynı zamanda hukuki bir hak arayışı. Esra Işık’ın tutukluluğu üzerinden yükselen tartışmalar da bu nedenle büyüyor. Çünkü bugün hukuken sorunlu olduğu ortaya çıkan bir süreç nedeniyle insanların özgürlüğünden mahrum bırakılması, toplum vicdanında derin bir yara açıyor. Danıştay’ın kararı belki her şeyi çözmeyecek. Ancak en azından bugün, Akbelen’in zeytin ağaçlarının arasında yükselen “Bu toprak sadece bugünün değil, yarının da emaneti” cümlesi daha güçlü duyuluyor.

Haberi Paylaş